“Beni Büyüten Kadınlar…”

Önceleri annem büyütürdü beni, teyzem, anneannem, yengelerim ve komşular vardı. Onlar benim kadınlarımdı. Arada bir kavga ederlerdi annemle teyzem, o zaman annem ağlayarak çıkardı, iki katlı, bahçeli evin kapısından. Bir elinden beni tutardı, bir elinden kardeşimi. Bir daha buraya gelmeyeceğiz, derdi. İnanmazdık söylediğine, inanmış gibi yapardık. O da birkaç gün sonra barışırdı teyzemle. Ayağımızda terliklerle yine o bahçenin yolunu tutardık. İnsan, çok eskiden ölen annesinin gözyaşlarını mı hatırlar en çok…

Neyse. Benim kadınlarım sırayla vazgeçtiler yaşamaktan. Anneannem yaşlıcaydı. 70’lerinde. Bir gün hasta oldu, öldü. Küçücük, bembeyaz bir kadındı. “Daha fazla küçülecek hali kalmamıştı, ondan öldü herhalde” diye düşündüm… Teyzem ile annem dayanamadılar onun gidişine. O küçücük kadın meğer onları hayatta tutan direkmiş. İkisi de yavaş yavaş vazgeçtiler yaşamaktan. Önce teyzem öldü, iki yıl sonra annem. Onlar genç öldüler. Annelerine kavuşmak için çok acele ettiler. Geride biz kaldık. Kardeşimle ben.

Babaannem, buruş buruş, sakin, kalender bir kadındı. Bir o kaldı bana. O da beni büyütmek istemedi. Tost yapmak istedi, gülümsemek ve beni o zayıf kemikleriyle kucaklamak istedi her gördüğünde. Ama üç çocuk ve beş torun büyütmüştü o zamana kadar. Yorulmuştu. Yaşlanmıştı da. İyi ki de beni büyütmek istemedi. Arkadaş olduk bu vesileyle. Hep güzel uyudum onun evinde.

Sonra baktım hiç kadınım kalmadı. Hiç kadını kalmayan nereden öğrenecek kadın olmayı. Yeni kadınlar aramaya başladım. Buldum da. Tezer Özlü‘yü buldum önce. Öyle acı çekiyor, öyle anlaşamıyordu ki bu dünyayla, hemen aldım onun acılarını kendiminkine tamamladım. Aynı okulun, aynı yeşil kapısından giriyor olmam o dönemlerde tesadüf sayılamazdı benim için. Tezer Özlü beni büyütmek için görevlendirilmişti artık, o benim asi ablamdı. Yabaniliğini aldım. Herkesten ve her şeyden kaçmak istemesini. Kendinden çok genç bir adam için ülkeler değiştirebilecek gücünü, kendi intiharının izini sürmesini ve sonunda intihar etmemesini aldım… Tezer Özlü. 15 yaşındaki bir kızın dünyayla kavgası için mükemmel kadındı. Onu en çok ben sevdim sandım.

Sonra, biraz büyüdük Tezer’le… “Dünyayla kavga etmek tamam da peki ya başka dünyalar yok mu?” diye merak etmeye başladım. İşte, o zaman edebi annemle tanıştım desem size. Yüzünü asla görmediğim, sesini asla duymayacağım ama yıllarımı onun kelimelerinden aldığım güçle geçirdiğim kadınla tanıştım. Ursula Le Guin. Hem bildiğimiz anlamda bir kadındı (anneydi, eşti, büyükanneydi) hem de bunların çok ötesiydi Ursula. Büyücüler yaratıyor, ejderhaları konuşturuyor, cinsiyetini ellerinden alıyordun insanların, onları çırılçıplak soyuyor, sonra da daha iyi olacağına emin olduğu bir sistemde yeniden giydiriyordu. Kadınlık hakkında bir şeyler öğrenmek için bundan daha iyi bir kaynak yoktu. Adımlarını takip eder gibi takip ettim hakkındaki her şeyi; her sene yeni baştan okudum kitaplarını. Ve bir gün bir dergiye onunla ilgili bir yazı yazdım. Ah ne kadar mutluydum böyle bir şey yapabildiğim için, sanki bu yazıyla o da beni bilecekti artık… Yazının bir kısmında şöyle dedim:

“Hayatta en çok neyden zevk aldığınızı soranlara: ‘Yazmak, Oregon çölünde geceleri yıldız seyretmek ve çocuklarımla vakit geçirmek’ diye cevap verdiniz. Kitaplarınızın ilhamının nereden geldiğini soranlara “Otururum ve dinlerim” dediniz. Sükuneti yücelttiniz. Böylesine sade bir hayattan böylesine gösterişli eserler çıkabileceğini, yazarın fiziksel seyahatten öte kendi içine seyahat ederek yeni dünyalar keşfedebileceğini söylediniz merak edenlere; hayal gücünün günlük hayatı yaşam tarzıyla bağlantılı olmadığını…”

Bu kadın elimi hiç bırakmadı. Genç kızlıktan, kadınlığa, kadınlıktan anneliğe geçtim. Şimdi onunla tanışmamızın üstünden geçen 20. yılda onu ve hiç öpemediğim buruşuk ellerini öyle çok seviyorum ki…

Ursula hem kalbimin hem kütüphanemin en üst rafına yerleşti yerleşmesine ama yanına gelecek başkaları da vardı hala… Onlardan biri de, yani beni büyüten kadınlardan bir ötekisi deSevgi Soysal’dı… Tezer’in acısı, Ursula’nın ejderhaları, Sevgi’ninse kahkahası vardı. Öyle “Ne gülüyor bu kadın” denecek gibi kulak tırmalayan şuh bir kahkaha gelmesin aklınıza. Düşünün ki dik bir yokuştan inen bir kadın görüyorsunuz pencereden. Ayağı takılıyor bir şeye, yere düşüyor. “Canı acıdı, çorabı yırtıldı, inip yardım etsem mi?” diye düşünürken siz, bir anda bir kahkaha patlatıveriyor. Sonra da size bakıp gülümsüyor. “Ne düştüm ama!” diyor hatta. Canı acıdı, ama yardıma ihtiyacı yok, canı acıdı ama o kendi halleder, canı acıdı ama o ağlanacak hallere gülme ustası, diyorsunuz içinizden. Onun kahkahasıyla içiniz ferahlıyor. Gülümsüyorsunuz bütün gün. Sevgi’yi yalnızca kahkaha ile betimlemek yetmez. İçindeki özgürlük, içindeki cesaret, içindeki disiplin her kitabında ayrı ayrı gülümser satır aralarından. İnsan sever Sevgi. İnsanın her halini sever. Kendi hariç herkese karşı ciddi bir şefkat duyar. Bir de aşk duyar. Evlenir ayrılır, yeniden evlenir, gocunmaz, üşenmez… Sevgi, bu ülkenin her nesilde bir başka acayip, her nesilde trajikomik hikayesini anlamak için de birebirdir. Hapishaneden, sürgünden, Ankara’dan, Almanya’daki teyzesinden anlatır insanları… Öyle güzel anlatır ki…

Annem, teyzem, anneannem’den sonra Tezer, Ursula ve Sevgi büyüttüler beni.

Sonra arkadaşlarım. Şimdi hala onlarla beraber büyüyoruz. Ötekiler de yanımızda geliyor. Öyle güzel bir şey ki kadınlarla sarmalanmış olmak. Öyle şefkatli, öyle iyileştirici… Siz siz olun yaşayan ya da ölü, bedeniyle ya da kelimeleriyle yanınızda olan kadınlara iyi bakın. Onlar hayatın gerçeğini bilenler.

Kaynak: Hthayat.com

Bir Cevap Yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir